top of page

Marian C. Diamond: Beyin Yaşam Boyu Değişir!

Updated: Dec 18, 2025


Marian C. Diamond
Marian C. Diamond

20. yüzyılın büyük bir bölümünde bilim dünyasında hakim olan görüş şuydu: Beyin çocuklukta şekillenir. Genetik sınırlar baştan çizilir; yetişkinlik ise bu sınırların içinde yaşanan bir dönemdir.

Dr. Marian Diamond ise beynin gerçekten yaşam boyu sabit kalıp kalmadığını merak ediyordu. Yola basit ama iddialı bir soruyla çıktı: Beyin, deneyimle, çevreyle ve öğrenmeyle yaşam boyunca değişebilen bir sistem olabilir miydi?

Şimdi gelin, Marian Diamond’ın kim olduğuna, neler başardığına ve bakış açısıyla nörobilimin seyrini nasıl değiştirdiğine birlikte bakalım.


Akademik Yolculuğun Başlangıcı

Marian Cleeves Diamond, 1926 yılında Kaliforniya’da doğdu. Akademik hayatının büyük bölümünü UC Berkeley’de geçirdi; o dönemin koşulları düşünüldüğünde hiç kolay olmayan bu yolculukta Dr. Diamond hep ileri doğru gitti. 1948’de lisans eğitimini tamamladıktan sonra, Berkeley Anatomi Bölümü’nün ilk kadın yüksek lisans öğrencisi oldu. Bilimin hala büyük ölçüde erkeklerin sesiyle konuştuğu bir dönemde, bu tek başına aşılması gereken ciddi bir eşikti.

1953’te doktora tezini yayımladığında, öğretmenlik serüveni de başlamıştı. Cornell Üniversitesi’nde insan biyolojisi ve karşılaştırmalı anatomi dersleri veren ilk kadın bilim eğitmeni oldu. Öğretmek onun için bir görevden çok, neredeyse içgüdüsel bir ihtiyaçtı, seksenli yaşlarına kadar ders anlatmayı sürdürdü.

Öğrencilerinin gözünde Dr. Diamond’ı unutulmaz kılan şey yalnızca anlattıkları değildi. Anlatma biçimiydi. Derslere çoğu zaman, çiçekli bir şapka kutusunun içinde taşıdığı mumyalanmış bir insan beyniyle girerdi. Beyni eline alır, sınıfa bakar ve şöyle derdi:

“Beyin, elinizde tutabileceğiniz yaklaşık üç kiloluk bir kütledir; ama yüz milyar ışık yılı genişliğinde bir evreni tasavvur edebilir.”


Fotoğraf: My Love Affair with the Brain
Fotoğraf: My Love Affair with the Brain

Yıllar sonra Berkeley’de verdiği anatomi derslerinin kayıtları YouTube’da milyonlarca kez izlendi. Diamond, farkında olmadan dijital çağın da öğretmenlerinden biri haline geldi. The New York Times onu “siber uzayın tweed ceketli yıldızlarından biri” olarak tanımlarken, aslında bir bilim insanının sınıf duvarlarını nasıl aşabileceğini de anlatıyordu.

Ama Marian Diamond’ı gerçekten ayıran şey popülerliği değildi. Onu farklı kılan, bilimin “olmaz” dediği bir noktada durup, ısrarlı bir biçimde şu soruyu sorabilmesiydi:

Peki ya beyin, yaşam boyunca değişebilen bir yapıysa?


Nöroplastisiteye Açılan Kapı

1960’lı yıllarda beyinle ilgili hakim görüş oldukça kesindi. Beyin doğuştan belirlenir, çocuklukta şekillenir ve yaş ilerledikçe sabit kalır hatta gerilerdi. Genetik miras, sınırları baştan çizilmiş bir kader gibi düşünülüyor; deneyimin bu tabloyu kökten değiştirebileceği fikri ise pek ciddiye alınmıyordu.

Marian Diamond tam da bu noktada durdu.

Bu kabulleri teorik tartışmalarla değil, doğrudan beynin kendisine bakarak sorgulamayı seçti. Sıçanlar üzerinde yürüttüğü deneylerde basit ama kritik bir sorunun peşine düştü:

Çevre, beynin yapısını gerçekten değiştirebilir miydi?

Bir grup sıçan; 80 gün boyunca oyuncakların bulunduğu, hareket edebildiği ve sosyal etkileşimin mümkün olduğu zenginleştirilmiş ortamlarda yaşadı. Diğer grup ise uyarandan yoksun, izole kafeslerde. 80 günün sonunda:

Zenginleştirilmiş çevrede yaşayan sıçanların serebral korteksi, uyarandan yoksun ortamlarda tutulanlara kıyasla yaklaşık %6 daha kalındı.

Bu bulgu ile Dr. Diamond, deneyimle beynin anatomisinin değişebileceğini gösteren ilk bilim insanı oldu.

Elbette bu sonuçlar bilim dünyasında hemen kabul görmedi.

Diamond, yıllar sonra bir konferansta bir meslektaşının,

“Genç hanım, o beyin değişemez.” diye itiraz ettiğini anlatacaktı.

Meslektaşına verdiği yanıtı ise bilimsel verilere dayanıyordu:

“Üzgünüm efendim, ama elimizde bunun değişebileceğini gösteren deneyler ve tekrar deneyleri var.”

Fotoğraf: My Love Affair with the Brain
Fotoğraf: My Love Affair with the Brain

Dr. Diamond, tek bir deneyle yetinmedi; bulgularını tekrar deneyleriyle sınadı. Farklı gruplar ve ileri yaşlara karşılık gelen sıçanlar üzerinde yaptığı çalışmalarında, uygun çevresel koşullar sağlandığında kortikal kalınlaşmanın sürdüğünü gösterdi. Hareket, sosyal etkileşim ve onun "Tender Loving Care" olarak adlandırdığı, şefkate ve sürekliliğe dayalı bakım, yaşlı beyinlerde dahi plastisiteyi destekliyordu. Bulgular, yaşlanmaya dair karamsar anlatılara güçlü bir yanıt sundu. Beyin doğru koşullar altında öğrenmeye ve değişime açık kalabiliyordu.


Einstein’ın Beyni

1980’li yıllarda Marian Diamond, bilimin en çok merak edilen sorularından birinin tam merkezine yerleşti:

Albert Einstein’ın beyni gerçekten farklı mıydı?

Einstein’ın ölümünden sonra korunan beyin dokusuna erişim sağlayan araştırma ekibinde Dr. Diamond da yer aldı. Ancak onun bakışı, çoğu kişinin yöneldiği yere çevrilmişti. Nöron sayısının tek başına açıklayıcı olmadığını fark ederek, nöronların çevresindeki glial hücrelere odaklandı. Özellikle sol yarımkürede, mekansal ve matematiksel işlemleme ile ilişkilendirilen inferior parietal bölgede, nöron başına düşen glial hücre sayısı belirgin biçimde daha fazlaydı. O güne kadar glial hücreler, sinir sisteminin arka planda çalışan destek elemanları olarak görülüyordu: nöronları besleyen, ayakta tutan ama bilişsel süreçlerin merkezinde olmadığı varsayılan hücreler. Bu bulgularla, glial hücrelerin yalnızca “destek” değil; metabolik denge, sinaptik iletim ve öğrenmeyle ilişkili süreçlerde de aktif rol oynayabileceği fikri güç kazanmaya başladı. .

Dr. Diamond'a göre, yoğun zihinsel uyarım ve yüksek metabolik talep, glial hücre artışını tetiklemiş olabilirdi. Yani gözlenen fark, doğuştan gelen bir ayrıcalıktan çok, yaşam boyu süren zihinsel etkinliğin beyinde bıraktığı izdi.

Buradan çıkan mesaj açıktı:

Beyin, tek tek çalışan hücrelerden oluşan bir makine değil. Birlikte işleyen, birbirini etkileyen ve deneyimle şekillenen canlı bir sistem.


Bir Kadın Bilim İnsanı Olarak Mirası

Dr. Marian C. Diamond’ın bilimsel katkıları, yalnızca ulaştığı sonuçlarla değil; bu sonuçlara hangi koşullarda ve ne tür bir ısrarla ulaşmayı sürdürdüğüyle anlam kazanıyor. Konferans salonlarında itirazlarla, hatta açık cinsiyetçi tutumlarla karşılaşsa da odağını hiç kaybetmedi. Bilimsel verilerle, beynin çevreyle kurduğu ilişkinin geçici değil, yapısal ve kalıcı izler bırakabildiğini ortaya koydu. Bu ısrarcı bakış açısı, bugün nöroplastisite olarak adlandırdığımız düşüncenin mümkün hale gelmesinde belirleyici bir rol oynadı.

Diamond’ın çalışmaları yalnızca nörobilim literatürünü değil; eğitimi, tıbbı ve bakım pratiklerini de dönüştürdü. Erken çocuklukta zenginleştirilmiş çevrelerin önemine dair güçlü bir bilimsel çerçeve sundu; bu yaklaşım hem eğitimcilerin hem de hekimlerin bakışını değiştirdi. Aynı zamanda laboratuvar hayvanlarının ve hayvanat bahçelerindeki canlıların yaşam koşullarının iyileştirilmesine katkı sağladı. Beynin çevreyle ilişkisini ciddiye almak, onun için aynı zamanda etik bir sorumluluktu.

Marian C. Diamond’ın çalışmaları, bilimin laboratuvarda başlayabileceğini ama anlamını orada bulmadığını hatırlatıyor. Bilim, onun için ancak yaşama değdiğinde canlıydı.

Beyni yalnızca deneylerle ya da ölçümlerle açıklamakla yetinmedi; ilgi, temas ve sevgi gibi insani unsurları gelişimin ayrılmaz parçaları olarak gördü. Bu bakış açısını yalnızca teoride bırakmadı; yoksul çocukların zihinsel olarak desteklenmesine yönelik çalışmalara, Kamboçya dahil farklı coğrafyalarda doğrudan katkı sundu. Diamond’a göre öğrenme ve gelişim bireysel bir mesele değil, toplumsal bir sorumluluktu. Bilgi, ancak paylaşıldığında, ilişki kurduğunda ve temas ettiğinde anlam kazanıyordu. Bu yaklaşım, onu yalnızca bir bilim insanı değil, aynı zamanda güçlü bir anlatıcı haline getirdi. My Love Affair with the Brain belgeseli, bilime duyduğu tutkuyu ve öğretme arzusunu görünür kıldı.


Marian Diamond’a göre daha sağlıklı ve esnek bir beyin için beş temel unsur vardı:

Beslenme, hareket, zihinsel meydan okuma, yenilik ve sevgi. 

Özellikle sonuncusu, onun yaklaşımının bir imzası gibiydi. Diamond’ın "Tender Loving Care" yaklaşımı, nörobilimi teknik bir alan olmaktan çıkarıp insani bir zemine taşıdı. Çünkü öğrenmenin, gelişmenin ve değişmenin arkasında çoğu zaman yöntemlerden önce sosyal nörobilim var. Nöral bağlantılar tam da bu zeminde güçleniyor. Birlikte ateşlenen devreler, tekrar ve ilişkiyle birbirine bağlanıyor:

Neurons that fire togerher, wire togerther.

Onun sıkça vurguladığı use it or lose it ilkesi, bu noktada benim için çok güçlü ve bağlantısal bir zemine oturuyor. Beyin yalnızca “kullanıldığında” değil; temas edildiğinde, ilişki kurulduğunda, merakla çağrıldığında karşılık veren bir sistem. Potansiyel kendiliğinden parlamıyor; temas gördükçe canlı kalıyor. Marian Diamond’ın seksenli yaşlarının sonuna kadar ders vermeyi ve araştırmayı sürdürmesi, bu yaklaşımın yaşayan bir örneğiydi. Beynin potansiyeline olan inancını hayatının sonuna kadar korudu. Onun için bu, yalnızca bir bilimsel görüş değil, yaşama dair bir duruştu. Bunu da şu sözlerle dile getirirdi:

“Eğer hayatı yaşayacaksanız, kendinizi tamamen adamanız gerekir.”


Marian Diamond’ın mirası net:

Beyin sabit bir kader değil. Yaşam boyu değişen, gelişen ve ilişkiyle beslenen dinamik bir sistem.

Ve günün sonunda, geceleri başımızı yastığa koyduğumuzda belki de kendimize sormamız gereken soru artık şu olmalı:

Her birimizin kolektif gelişimin peşine düşmesi dileğiyle…


Kaynakça:

Diamond, M. C. (2025, Mart 8). Marian Diamond. Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Marian_Diamond

Davidson Films, Inc. (2017). My love affair with the brain [Belgesel film]. Davidson Films. https://lunaproductions.com/portfolio-item/mylab/

Hande Gül Çelik

NÖROKAD YÖNETİM KURULU

KURUCU ÜYESİ

Comments


NÖROKAD

NÖROKAD, nörobilim alanında kadınların bilgisini, gücünü ve kolektif üretimini görünür kılmak için kuruldu. Bilimle dönüşen, birlikte büyüyen bir topluluğa hoş geldiniz.

Email: info@norokad.org

  • Instagram
  • LinkedIn

Bültenlerden Haberdar Olun!

bottom of page